Murathan Mungan ile Şairin Romanı hakkında…


Hiç kuşkusuz ülkenin en çok sevilen yazarlarından biri olan Murathan Mungan, son kitabı ‘Şairin Romanı’ ile sadık okuyucusunu da kendisiyle yeni tanışacak olanları da şaşırtacak. Şiirsel bir anlatım, büyüleyici tasvirler, tarifsiz karakterler, heyecan ve sürpriz bir final… “Sıradanlık ürkütücüdür” diyen ve gerçek adı Murathan Kamil Mehmet Emin Mungan olan romancıyla yeni ve asla sıradan olmayan eseri üzerine…

Fantastik öykü seviyorsanız, başka bir dünyaya bakmak,  sonra o dünyadan kendinize dönmek istiyorsanız ve elbette göreceklerinizle yüzleşmeye hazırsanız, ‘Şairin Romanı’nı derhal okumalısınız. Hayatı bir şiir olarak algılayan ve romandaki dünyasını şiir üzerine kurgulayan Mungan; kitapta çeşitli sürprizlerle okuyucuyu şaşırtmak üzere bekliyor. Kimi isimlerle, kimi yerlerle, kimi karakterlerle karşılaşınca heyecan duyabilirsiniz. Romancı herkesin uykuda olduğu saatleri kullanarak son derece farklı ve sürükleyici bir kitap yaratmış ama asla sizden çalan bir zaman hırsızı değil. Beş yüz küsur sayfayı okumak için ayırdığınız zaman size uzun soluklar kazandıracak.

Murathan Mungan; aşk ve/veya sevgiyle kaç defa karşılaştıysanız, onunla da o kadar çok karşılaşmışsınız demektir… Bir daha ve bana göre en güzel kitabıyla, fantastik bir polisiye kurguda, bakın gerçek aşkı, gerçek değerleri, var oluşun (olması gereken) salt kurallarını nasıl anlatıyor…

-Adınız ve soyadınız bir film veya roman karakteri adı gibi, aynı zamanda müthiş bir uyum içinde; adınızı kim vermiş? İlahi bir tesadüf mü acaba yazar olmanız?

Adımın ses uyumu benim de hoşuma gider. İlk yıllarımda bana en çok sorulan sorulardan biri adımın takma olup olmadığıydı. Bir keresinde bir gazeteci yüzüme karşı, “Keşke yazar olacağınıza artist ya da şarkıcı olsaydınız, afişlerde, neonlarda güzel dururdu,” demişti. Üsküdar Zeynep Kamil Hastanesi’nde doğmuşum. Biri dedemin adı, diğeri hastane gereği olarak iki “göbek adım” var ve tam açılımı: Murathan Kamil Mehmet Emin Mungan. Eh, bu kadarını hiçbir afiş kaldırmaz.

-Sizi insanların bu kadar çok seviyor olması ürkütücü geliyor mu; insanlarla bir arada olmaktan sıkılır mısınız?

Sevenim olduğu gibi sevmeyenim de var. Bu bilgi, bana öncelikle bir gerçeklik duygusu kazandırıyor. Yaptığınız işle kazandığınız sevgi size büyük sorumluluk yükler. Layık olma, hakkını verme, bunu sürdürme gibi sorumluluklar… Bir de yeni sevgiler kazanma arzusunu kışkırtır. Ama asıl soru, nasıl biri olarak sevilmek istediğinizdir. Kendini korumanın sigortasıdır bu. Herkesin sevgisi kazanma arzusu ise benliğin mezarı olur.

-Nasıl oldu da bu kadar sağlam-sıkı-doğru kalmayı başardınız; sizi olduğunuz gibi sevmeye bayılıyoruz. Siz mükemmel biri misiniz gerçekten?

Açık söyleyeyim bunun görülmüş ve dillendiriliyor olması hoşuma gidiyor. Burada gururdan değil hazdan söz ediyorum. Nasıl biri olmak ve nasıl biri kalmak istediğinizle ilgili bir şey bu. Kendinizi nasıl seviyorsunuz? Asıl soru bu galiba. Ben kendimi böyle seviyorum. Yaptığım her işte, atacağım adımlarımda kendime verebileceğim haklı bir cevabımın olması gerekir. İnsan öncelikle kendisine samimi olmalıdır. Bunun için değerlere dayanan bir iç sesi olmalı insanın. Sonrası seçim, karar, sürdürme azmi, koşullara dayanma gücü… Birçok şey. Hatasız olunmaz elbet ama yaşına yakışır hatalar olmalı bunlar. İnsan yılların öğrettiklerini üzerinde taşımayı bilmeli. Mükemmelliğe inanmam. İnsanın güzelliğidir kusurlar. Yaşamını sürdürmesini sağlar. İlerlemeci, aydınlanmacı düşünme geleneğinin insanıyım. Gelişime, değişime, ilerlemeye inanırım. İsterseniz geleneksel bir kavram olarak “kamil olmaya çalışmak” da diyebiliriz.

-Fantastik bir dünya yarattınız ve kitabı okurken o dünyanın içinde girmekte tereddüt etmedim; ancak okuyucunun zekasını zorladığınız da bir gerçek. Bunun içi size çok teşekkür ederim, hoşunuza gidiyor mu insanların zekalarını kışkırtmak?

Zekayı kışkırtmak, okurun yaratıcılığını da harekete geçirir. Sadece zeka da değil, duyguları, içgüdüleri, sezgileri, hayal gücü de harekete geçmeli. İyi kitap okura algı derinliği, kavrama gücü kazandırmalıdır. Sadece bildiklerini dillendirmez aynı zamanda yeni duygular, düşünceler için esin verir.

-Siz her kitabı birbirine benzeyen bir yazar değilsiniz, her kitapta bambaşka bir maceraya atılıyorsunuz; hiç korkmuyor musunuz risk almaktan, yazdıklarınızdan?

Bu ta en başta yaptığım bir seçimdi. Gerisi bu seçimin hakkını vermeye kaldı. Risk elbet, hele her şeyin kolayca etiketlenip kendi raflına kaldırılmak istendiği, algıların marketleştirildiği bir dünyada. Korkularsa üstesinden gelebilmek içindir. Yaratıcılık sancısı yaşamadım hiç. Kafamın içi ömrümün yetmeyeceği kadar çok tasarıyla dolu. Bununla yaşamak kolay iş değil, ama çok kışkırtıcı. Başkalarıyla değil, kendiyle yarışır insan.

YAZARKEN RUH HALİM İYİ DEĞİL DİYEMEZSİN

-Kitabın ilk sayfalarında, daha ortada duygusal bir durum da yokken, Anakara’yı anlattığınız yerlerde ağlamaya başladım. Bu benim aşırı duygusal olmamdan mı kaynaklanıyor acaba; yoksa mükemmel bir dünyaya olan özlemimden mi, olmayacağını bilmemden mi?

Bunu duymak çok güzel. Çünkü tam da bunu yapmak istiyordum. Kainattan ve tabiattan kopan insana bunları yeniden hatırlatmak istedim. Bu kopuşun, bu yabancılaşmanın bedelini ödediğimizi hatırlatıyor kitap. Bir yoksunluğu hatırlatıyor. Hıza, gürültüye, yağmaya, yıkıma, sürekli bir yarışa emanet edilmiş hayatın ve dünyanın içinde bir an durdurup gerçek kaybı hatırlatıyor. Gözünüze yürüyen yaş bundan olmalı.

-Siz kitabı yazarken nasıl bir ruh halindeydiniz, gerçi çok uzun bir süreçte yazılmış ama yazdıklarınız sizi hiç şaşırttı mı? Hiç ağladınız mı?

Ruh halinizi nasıl olursa olsun, kitabın içine kapanabilmeli, ona yoğunlaşabilmelisiniz. Bir tiyatro oyuncusu, “Bugün ruh halim uygun değil, bu gece çıkıp oynayamam,” diyemez. Yazarken doğru birikmeyi bileceksiniz, sonra durup damıtmayı. Yazdıklarımın beni şaşırttığı da oldu, ağlayıp güldürdüğü de… İşin eğlencesi burada.

-Tarif ettiğiniz ülke-gezegen ve hayatta olanlarla yaşadığımız dünya arasında o kadar büyük uçurumlar var ki! Bu dünyada yaşamaktan memnun musunuz?

Çok yıl önce bir medyum bana, dünyanın kadim zamanlarını bilen çok eski bir ruh olduğumu, aslında başka bir yere giderken bu gezegene yanlışlıkla düştüğümü söylemişti. Geldiğin andan beri hoşnutsuzsun demişti. Dünyayı çok geri buluyorsun. Hayatımın metaforudur.

-Şiirden beslenen, hayatın şiir olduğu bir dünyayı anlatıyorsunuz ve kitapta hiç şiir yok. Bu benim çok ilgimi çekti ama sonradan aslında kitabın bütününün bir şiir olduğunu düşündüm… Ne dersiniz?

Ancak acemi bir yazar böyle bir romanda, şiirleri örneklemeye kalkardı. Orası okurun hayalhanesinin hakkıdır. Ne yazsanız, ne koysanız olmaz. Bu aynı zamanda romanın dramaturjisinin de gereğidir. Ama her satırının adeta şiir olduğunun söylenmesi hoşuma gidiyor.

İNSANIN KENDİNE DÜŞMAN BİR YANI VARDIR

-Şiir bizim kendimiz olmaya açılan kapımızdır. Ama bazen kendi kapımızı yüzümüze kapatırız… Çok etkilendim bu cümleden, bunu bilerek yapıyoruz sanki; kapıları kapatıyoruz!

Bu kitap sadece bir edebi tür olan şiirden söz etmiyor elbet, öncelikle hayatın şiirinden, tabiatın şiirinden, varoluşun şiirinden söz ediyor. Aslında her hayat bir sanat eseri olmalıdır. İnsanın kendine düşman bir yanı vardır. Öncelikle yenmemiz gereken içimizdeki o gölgedir. Şiire açılan kapısını kendi yüzüne kapatanlar, kendilerinin değil gölgelerinin hayatını yaşayanlardır, yani düşmanlarının.

-Rüyalarınız nasıldır, rüya terbiyecisi neyi ve kimi temsil ediyor?

Çok rüya görürüm. Renkli, sinemaskoptur rüyalarım. Şairin Romanı’nın arketipleri, metaforlarıyla biraz Jungçu bir evren çizdiğini söyleyenler haksız sayılmazlar. Romandaki rüya terbiyecilerinin günümüzde birebir karşılıklarını aramamak gerek. Bir anlamda psikiyatrları andırıyorlar ama onların şaman geleneğinden geldiklerini unutmamalı.

-Roman aklınıza bu haliyle mi düşmüştü, zaman içinde siz yazarken bambaşka yerlere gittiğiniz de oldu mu?

Başlarda kaba hatlarıyla bir siluet çıkmıştı ortaya ama asıl yol aldıkça biçimlendi. Bu bir yolculuktur. Çoğu şeyi yolda bulursunuz. Ne aradığınızı, ne yapmak istediğinizi biliyorsanız, yolda kaybolmazsınız.

-Karakterlerden daha fazla sevdiğiniz, sevdiklerinizi kayırdığınız olur mu?

Bazı karakterlere içinizin daha fazla ısındığı oluyor elbet, ama bir taraf tutmaya dönüşmemeli. Örneğin Ulsangeyma’yı sevdiğim belli oluyor. Önemli olan karakterlere gerektiği ölçüde boyut ve derinlik kazandırmak, okur için onları aşina kılmaktır.

-Kitapta her dinden, öğretiden esintiler var, bir yandan da bir Türk romancı elinden çıkmış gibi de değil. Sanırım fantastik öykülerde başarılı olmak zor, üstelik siz klişelerde hiç yararlanmanmışsınız!

Romanda Moottah’ın anlattığı gibi, herkes kendi toprağından çömlek yapar ama bu çömleğin bütün bir yerkürede kullanabilmesi gerekir. Yaşadığı coğrafyanın toprağını içmiş bir kalemle yazıyorum elbet, yerli olmayı önemsiyorum ama öte yandan bütün dünyaya yazıyorum ben. Bu konuya Stüdyo Kayıtları adlı kitabımda özellikle “Yerli Olmak” adlı yazımda etraflıca değinirim.

-Kitapta –bir cinayeti anlatsa bile- hiç olumsuz bir cümle yok; bu anlamda okuduğum en etkileyici kitap oldu. Kötü ve kötülük de yok gibi…

Aslında Uzakdoğu felsefesinin ‘yang ve ying’ i, yani iyilik ve kötülüğü var. Zerdüştlerdekine de benziyor. Ama kötülüğü kutsayan ya yücelten anlamda bir şey yok elbet. Roman, adalet ve vicdanın iyilikle ilişkisi üzerine inşa edilen bir temayı katediyor çünkü.

-Her bir cümle müthiş anlamlar içeriyor; siz ne kadar sevdiniz bu kitabı… Sizin favori cümleniz var mı?

Yer ve duruma göre değişiyor sevdiğim cümleler. Ama Türkiye’ye baktıkça en çok Gamenn’in “Sıradanlık ürkütücüdür. Büyük canavarlar orada saklanır,” sözü düşüyor aklıma.

-Kitap hangi ülkelere gidecek?

Çevirisinin hayli zor olacağını takdir edersiniz. En azından yurtdışındaki yolu uzun görünüyor.

-Cinsellik yok ama Gamenn’in Lelalu’ya olan tutkusu ve bunu anlatışınız baş döndürücü; bir yandan da acaba aralarında bir şeyler geçecek mi diye de düşündüm…

Bu kitapta cinselliği öne çıkarmak istemedim. Değinmeler, anıştırmalar, kışkırtmalar düzeyinde var. Bizim gezegenimizde olduğu kadar cinselliğe vurgu getirmiyorlar anladığım kadar, daha doğal yaşıyorlar. Gamenn karakterinde getirilen vurgu ise onun düğümüyle ilgili biraz.

-Siz yeni bir karakterden bahsetmeye henüz başlarken, hakkında daha pek bir şey söylemeden onun cinsiyetini anlayabiliyorum; üstelik isimlerden bunu anlamak da çok zor. İsimlere nasıl karar verdiniz; hatta neredeyse bir dil yaratacaksınız gibi hissettim.

Romandaki adların beğenilmesi hoşuma gidiyor elbet, nasıl uydurduğuma gelince, unutmayın benim işim bu. Yeni bir dil yaratacağım duygusu aldığına Sevin Okyay da yazısında değiniyor. Bu eşiğe kadar gelmiş olmak bir yazar için hayli gönendirici.

-Şairler zaman hırsızıdır diyorsunuz, siz hangi zamanlarda yazıyorsunuz…

Gecenin geç saatleri, sabahın erken saatleri… Ama içimdeki damar atıyorsa çok da fark etmiyor.

-Tanıdığınız, gerçek hayatta tanışıklığınız olan kişileri kullanır mısınız kitaplarınızda; siz var mısınız ‘Şairin Romanı’nda?

Kurmaca yapıtlar “Kim kimdir” kitapları değildir, gerçek yaşam önemli bir kaynaktır elbet, ama doğrudan anı ya da izlenim yazmıyorsanız, insanları birebir yazmak öncelikle yaratıcılığınıza kuşku duymaktır. Kahramanlarım benden de çizgiler, izler taşır elbet, ama psikoloji bilgisinin bunca yaygınlaştığı bir çağda yazarın alter-egosundan bir kahraman yaratması gülünçtür.

-Bir de tuhaf şekilde herkes bana güzel göründü, Bilge Şair Bendag bile yaşlı ve buruşuk gelmedi gözümün önüne!

Charlotte Rampling’i, Vanessa Redgrave’i, Jeanne Moreau’yu kırışıklarıyla güzel bulanlardanım ben. Mesele güzel yaşlanmasını bilmekte, kırışıklarda değil. Erken yaşlardaki ruhun kırışıkları meselesine ise hiç girmeyelim.

BEN ROMANTİK BİR DEVRİMCİYİM

-Ben ‘Şairin Romanı’nı cinayet kitabı olarak değil, son derece romantik bir kitap olarak tanımlarım; yanlış olur mu?

Neye romantik dediğimizle ilgili bir şeydir bu. Günümüzde her kavramın içi öylesine boşaltıldı ki sözcükler kendilerini taşıyamaz hale geldi.

-Siz romantik misiniz?

Ben romantik bir devrimciyim, Nazım Hikmet gibi.

-Entelektüel okuyucuya göz kırptığım yerler var demişsiniz, biraz bahseder misiniz?

Kitapta metinlerarası şaka tabir edilen birçok gönderme, göz kırpma var bunları keşfetmenin keyfini okura bırakmak gerek.

Kendini ve yaşamı üretmek bir var oluş gereği bence. Bakın şu cümle için bile değmez mi: Kollarını kavuşturup bahçesini ölçülü bir gururla seyreden Vylea’nın yüzünde yaptıklarıyla doğaya borcunu ödediğine, hayatı çoğalttığına inanan, bunun için terlemesini bilen çalışkan insanlara özgü hak edilmiş bir huzurun sükuneti ışıyor.

-Pagan bir kitap diyorsunuz ama ben sufizmle daha çok örtüşüyor derim…

Paganlık, sufilik, ezoterik dinler, Hurufilik ya da noktaviler, tapınak şövalyeleri hatta kuantum fiziği hep aynı kaynağa iniyor. Eski bir alimin dediği gibi, “Tasavvuf dinlerden gelmez, dinler tasavvuftan gelir.” Dinin merkezileşmiş iktidarlarıyla birlikte kainattan ve hakikatten kopulmuştur.

-Çok teşekkür ederim, siz klonlansanız da bir tanesiniz. Şiire yapılmış böyle müthiş ve doyurucu bir övgüden umarım şiirler ve şairler nasiplerini alırlar…

Ben teşekkür ederim. Sadece şiir sanatının değil, hayatın ve varoluşun şiirinin yeniden keşfine bir katkısı olmuşsa romanımın, kendimi bahtiyar sayacağım.

Not:

Murathan Mungan ile fotoğraf çekimini Nişantaşı’ndaki Park Hyatt Otel’de yaptık, sohbet ederken gözlerimi ondan alamadım. Son günlerde iyice kilo vermiş, daha bir yakışıklı olmuş. Öyle titiz, nazik, disiplinli, profesyonel ve tatlı ki… Durmadan konuşsun istiyorsunuz, başkası duymasın sadece bana anlatsın…

One Comment

  1. Fatma Uğur wrote:

    Kitap kendini bir solukta okunmak zorunda bırakıyor. Gerçeğine asla rastlayamayacağınız bir atmosferde(bunu bile bile)duludizgin bir yolculuk yaptırıyor. Bu arada bazı gerçekdışılıklar da var tabii. “Keçe eğirmek” gibi… Keçe eğirilmez, tepilir, bunu da kusur olarak görmüyorum; yazar kır kökenli değil çünkü. Bazı sözcükler ilginç, ilk kez duyuyorum, tutabilir diye düşünüyorum. Şair yazar olması Murathan’a ayrıcalık sağlıyor.