Erkeğin iliğini kurutan kadınlar

Eski karısı tarafından soyulup soğana çevrilen, iliği kemiği kurutulan erkekler tanıyorum…  Bu yazı onlara ithaf edilmiştir, her kadın ‘melek’ değildir ve sırf çocuk doğurdukları için cennet onların ayağı altında olamaz…

 İki tip kadın var, kesin bilgi! Biri kendisi, ailesi, kocası, çevresi ve varsa evladı için yaşayan ve beş kişilik efor sarf eden yapıcı kadın; diğeri hayatından çıkan insana bile hayatı zehir etmeye ant içmiş, yakıcı kadın…

Her ikisini de tanıyoruz, her iki kadın ailemizde, apartmanımızda, mahallemizde var, tanışmasak da tanıyoruz onu. Yapıcı kadın ailemizden biriyse ‘ne vefalı, ne cefakâr anne, ne harika kadın’ diyoruz, başkasının ailesindense ‘salağın, eziğin, garibanın teki!’… Yakıcı kadın kendi ailemizdense ‘kocanın canına okumak en doğal hakkı’, aileden değilse ‘hainin, kötü kalplinin teki, zavallı adamı yedi bitirdi!…

İkiyüzlülük olmasa da, ikiyüzlülüğe yakın bir durum bu! İşin içine duygular girdi mi, akıl baştan gidiyor çünkü. Hepimiz yapıyoruz… Geçen hafta duyduğum gerçek bir olaya dayanarak anlatayım ne demek istediğimi!

Kadın çok sevdiği, bir zaman âşık olduğu adamdan ayrılmıştır. Adam hayırsızın teki çıkmış olabilir, kadını aldatmış, evini ihmal etmiş olabilir. Bizim kadınla adam ortalama bir hayata sahip olsun. Ortalama zekâda, güzellikte, ortalama bir ekonomik düzeye sahip; boşanma sebebi olarak da ‘kıskançlık, geçimsizlik, anlaşamama’ gibi nedenler öne sürmüş olsunlar. Evlenme akdini yerine getirmek için henüz bir zekâ ortalaması aranmıyor, ne yazık! Belki böyle bir test yapılması zorunlu olsa, hani sağlık testleri gibi, sağlık kurulu muhtemelen “Durun siz evlenemezsiniz, daha gelişiminizi tamamlamamışsınız” diyecek…

Evlenmişler, bir süre sonra da boşanmışlar… Kadın dayanabildiği kadar dayanmış adamın haylazlıklarına rağmen, adam durabildiği kadar durmuş kadının dırdırlarına karşı… Birbirlerini tanımadıkları, sadece kendilerini düşündükleri, evlenmenin ve hayat kurmanın ne olduğunu bilmedikleri, henüz kendilerini tanımamışken çocuk sahibi oldukları için, genç yaşta ikinci bir hayat kurmak için hâkim karşısına çıkmış olsunlar… Bir olamamışlar, birlik kuramamışlar, ego ve olmamışlıklarına yenilmişler. Muhtemelen de henüz birbirlerini seviyorken.

İşte az önce ‘kadın iki ayrılır’ demiştim ya; yani iki türlü hareket eder. Biri hayatına devam eder, evladını yetiştirir, işine gücüne bakar. Diğeri daha mahkemenin merdivenlerinden inerken ant içer, “Adamın hayatını zehir etmeye”…

İkisi de varsa eğer evladını çok sever elbette ama bir tanesi evladını babasız yetiştirmeyi göze alır, sadece adamın canını acıtmak için çocuğundan baba sevgisini çalar.

Yapıcı anne, evladına baba da olur. Aramasa sormasa, dünyanın en kötü adamı bile olsa, eski kocası için “O senin baban yavrum, seni aramıyorsa bir derdi vardır” der. Çocuğun huzur ve sağlığını her şeyden üstün görür.

Yıkım ekibinin başındaki kadın, başka bir kafadadır, ona yar olmayanı kimseye yar etmeyeceği gibi, hayatında var olamayacaksa, adamın da hayatını var etmeyecektir. Nafaka en büyük kozdur böyle durumlarda. Boşanmanın ardından, özellikle 30’lardan sonra erkek için de bir hayat kurmak güçtür. Yakıcı kadın, nafaka ödeyemeyen bir koca varsa eğer, ezip geçmekten büyük zevk alacaktır. Ödemeyen değil de ödeyemeyen adamdan bile bile, iliğini kemiğini kuruturcasına hayatı söküp alacaktır…

Duyduğum hikâyede kadın, boşandığı kocasını hapse attırmış! İşi, gücü olmayan, kendini bile geçindiremeyen adamı mahkemeye vermiş ve adam hüküm giymiş!

Kadınlar ikiye ayrılır; bir tanesi nefretle ve hiddetle de olsa adamın hayatında olmaya devam edecektir! Öyle bir saplantıya dönüşmüştür ki, yarım kalan aşk; adamın ciğerini sökmek ancak tatmin edecektir onu. Bana sakın ‘bütün kadılar melektir, cennet anaların ayağı altındadır’ demeyin. Cennet kapısını kapatan o tür kadınların ta kendisi değil midir… Evlenmek ciddi bir iştir; ciddiyetin ne olduğunu anlamak için hakim karşısına çıkmaya gerek var mı?

 

 

 

Rojin ve Aynur’un sesi…

 

Çalışırken Kürtçe dinlemeye bayılıyorum, özellikle Rojin veya Aynur’un albümlerini. Geçenlerde sevdiğim bir arkadaşım, babamın Diyarbakırlı olduğunu bildiği için “Keşke sen de Kürtçe öğrenseydin” dedi, “Aman” dedim, “Hatırlamıyor musun, otuz yıl önce ülkede yaşananları, bilhassa Kürtçe merhaba demeyi bile öğretmediler bize”. Çok şaşırdı arkadaşım, “Ne oldu ki?” diye sordu, ona göre Kürtler çile çekmemiş, Kürtler örselenmemiş, ülkede Kürt sorunu yaşanmamıştı. Cevap veremedim; belki de bilmemek en iyisiydi, belki unutmak da iyi olacaktı. Müzik ne güzel ilaç, hem en katı gönüllere hem de kırılan kalplere merhem.

 

 

 

 

 

Haftalık

 

*Kapalıçarşı-Kapalı kutu. Bir işadamıyla karşılaştım, çarşının işlek dükkanlarından birinde, çanta seçiyordu! Birkaç tane hem de, orijinalini alsa en az 50 bin Euro vereceği çantalara, bin beş yüz lira verdi. Ne yapsın adam, hak verdim; bu devirde ‘çakma’yacak da ne zaman çakacak?

*Aqua Florya, en sevdiğim ve dünyanın en güzel alışveriş merkezi olduğuna inandığım bir mekân. Deniz kenarında, pırıl pırıl, tertemiz, mimarisi gayet basit ve hoş, restoranlar ve kafeler muhteşem, dükkânlar ve çalışanlar harika! En büyük kusuru şu; ne zaman gitsem bir Galatasaraylı ‘fitbolcu’ ile karşılaşıyorum!

*Magazincilerin erkek bakış açısı ve erkek zihniyetinden artık gına geldi! Günay Museyeva, akşam gezmesine çıkmış, aman efendim sen misin çıkan? Herkes nasıl meraklı ahlak bekçiliğine; kocası Tolga Karel ‘Survivor’daymış, Günay da dağıtıyormuş; saçma sapan yorumlar! Haberi haber gibi veren bir magazin sayfası yapılamayacak mı memlekette?

*Bodrum’da yaz sezonu iddialı açılacak anlaşılan! Dünyanın en popüler restoranlarından, Robert De Niro’nun  Nobu’su, Mandarin Oriental’in içinde açılacakmış. İşadamı Vedat Aşçı’yı kutlamak lazım, Nobu’yu daha önce ne mühendisler, ne doktorlar istedi de vermediler! Yaaa…