Hasan Pulur kadın gazetecilere ayar verdi: GÖZYAŞI DEĞİL MÜREKKEP KULLANIN

 

61 yıldır meslekte… Usta gazeteci ve köşe yazarı Hasan Pulur rahatsız bir süredir… 2009 yılında Milliyet Cadde’de köşe yazarken, Pulur ile bir bayram röportajı yapmıştım. Ben farklı fikirleri olan, farklı düşünen, hayata başka bir yerden bakan yazarları daha çok severim. Tecrübelerinden faydalanmaya çalışırım. Hasan Pulur, bu röportajda da aynı fikirde olmadığım pek çok şey söylemişti ama bir bakmak lazım “acaba neden söylüyor” diye! Haklılık payı yok mu eleştirilerinde, yüzde yüz var… Allah acil şifalar versin Hasan abimize, sizinle bu eski söyleşiyi paylaşmak istedim… Dualarınızı eksik etmeyin…

 

Milliyet koridorlarında sessiz ve ağır adımlarla yürüyen gazetemizin en sevimli adamı, meslekte 55 yılı devirdi. Kendisine ‘dinozor’ diyen Hasan Pulur’la eski bayramları, politikayı ve kadın gazetecileri konuştuk. Hayatını yazı işine, gazeteciliğe adamış bir insanın odasının kitaplarla dolu olması elbette şaşırtıcı değil. Ancak dikkatimi evraklardan ziyade eski fotoğraflar, antika bir daktilo ve plaketler çekiyor. Hasan Pulur’un ne kadar esprili bir adam olduğunu, 50’nci yıl plaketinin önünde duran oyuncak dinozoru görünce keşfediyorum. Zaten bir süre sonra iyice samimi oluyoruz ve kendisinden ‘dinozor’ diye bahsediyor. Bir ara bu plaketler kararmış, onları güzelce parlatmak lazım diyorum. Biz karardık artık, plaketler ne yapsın diye cevap veriyor. Başucunda duran bir başka fotoğrafta iki oğlu var Hasan Pulur ustanın. Cümleleriyle gündeme yön veren, okuyucuya yol gösteren kocaman yüreğinin ortası alev alev aslında. Can sıkıcı bir dertle boğuşan büyük oğlu için dua ediyor. Konuştukça seviyor, sevdikçe yanından ayrılmak istemiyor ve bir zamanlar kadın gazetecilere attığı fırça için kırıldığım Hasan Pulur’un müptelası oluyorum.

Nerede o eski bayramlar, diyor musunuz? 
Hayır. Ben nostalji yapmıyorum eski bayramlarla ilgili. Ancak Kurban Bayramı’yla alakalı şunu söyleyebilirim, evvelden sokaklarda olur olmaz yerlerde kurban kesilmezdi. Artık belediyeler yer gösteriyorlar ama bu yıl inşallah ortalık kan gölü olmaz.

Küçükken kurban kesilir miydi evinizde? 
Bizim bahçemiz vardı, kayısı ağacının altında kesilirdi. Nişantaşı’nda otururduk. Babam, babaannem çocukları oraya sokmazdı. Ben hiç görmedim kesim yapılırken, şu anda bile bakamam zaten. Çocukken meraklıydık tabii, bakmak isterdik ama bahçeye giremezdik. Bir gün önceden kurban alınır eve getirilirdi, sabaha kadar da melerdi. “Anladı kesileceğini” derlerdi ama ne alakası var? Hayvan karanlık bir yere kapatılmış, tek başına korkmuş belli ki. Çok hüzünlü olurdu.

Bayram yemeği adetiniz var mıydı? 
Benim babam subaydı. İstanbul doğumluyum ben, aslen Erzurumluyuz. Annem Trabzonlu. Evde muhakkak bir öğlen yemeğinde bir araya gelinirdi. Etli yemekler yapılırdı. Kurban, konu komşuya dağıtılırdı. Rahmetli babam o konuda çok hassastı ve Sadece bir but ayırın, kalanı dağıtın derdi.

Şimdi bayramlar başka kutlanıyor! 
Öyle. Ama normaldir. Herkes bir yerlere gitmek derdinde. Dindar olanların gidecekleri yerde camii bulunur zaten. Kurbanı gittikleri yerde kesebiliyorlar. İstanbul’da bayram yerleri artık varoşlarda var.

Gazeteciliğe ne zaman başladınız? 
1954 yılında. Lise son sınıftaydım.

Başka bir iş var mıydı yapmak istediğiniz? 
Ben tıbbiyeye gitmek istedim, hep doktor olmak isterdim çocukken.

Bence siz iyi bir cerrah olurdunuz? 
Çocuk doktoru olmak isterdim. Lise sondaki olgunluk sınavında iyi not alamadım.

Tıp dünyası için kayıp olmuş. Ama biz sizin gazeteci olmanızdan dolayı çok mutluyuz, peki politikacı olmak ister miydiniz? 
Ben istemedim de beni çok istediler.

Sizi çok farklı çizgilerdeki partiler istemişti hatırladığım kadarıyla? 
Ben hiç istemedim ve şunu düşündüm. Ben her gün yazı yazıyorum, politikacı olursam yazılarımı yayınlayacaklar mı?”

Aklınız hep yazı yazmakta! Dünyaları verseler elinin tersiyle itiyor insan, değil mi? 
Öyle, ben dünyaya yazı yazmak için geldim. Siyasetin içinde çok yaşadım ama. Çok arkadaşım politikanın içinde harcandı.

Ne derler bilirsiniz, Politika politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.” Bugünkü siyasetçilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? 
Bugün Deniz Baykal’ın siyasetin içinde yer almasını çok olumlu karşılıyorum. Politikacılara özgü bütün meziyetler onda da vardır, üstelik yalanı yoktur. Dürüsttür.

Yakın mısınız? 
Yakınız, siyasetten uzak kaldığında bile biz uzak kalmadık. Türkiye’de Baykal’ın muhalefet partisinin başında olmasını şanstır.

Sizin gibi tecrübeli yazarlar hep televizyonda. Siz neden yoksunuz?
Ben sevmiyorum televizyonu. İnsanı çok yıpratıyor, hem de canlı yayın çok riskli. Çok gaf yapabiliyor insan. Geçen gece Medyatör programına Canım Ailem dizisinden üç hanım katılmıştı konuk olarak ve gördüğüm kadarıyla çok da derli toplu insanlardı. Orada çeşitli gafları gösteriyorlar. Ama bir görüntü vardı ki şaştım kaldım. Safiye diye bir kadın var şarkıcı.

Safiye Soyman! Tanımanıza şaşırdım? 
Yok canım, tanımam zaten, televizyondan görüyoruz. Safiye Hanım’ın çantasını getirdiler, içinde ne var diye sohbet edildi. Sonra malum şey çıktı. İç çamaşırı.

Peki televizyonda kimi beğenirsiniz? 
Ruhat Mengi’nin programı güzel. Dersini çalışarak gelen Balçiçek Pamir’i beğeniyorum. Ali Kırca’yı beğenirdim ama lafı çok uzatmaya başladı. Televizyon çok değerli bir alet, boş yere harcamamak lazım.

Bunca yılda küstüğünüz veya küstürdüğünüz kimseler oldu mu? 
Olmuştur muhakkak. Küstürdüm mü bilemem ama benim küstüğüm bir-iki kişi var.

CADDE’yi beğeniyor musunuz? 
Çok hareketli, beğeniyorum. Yönetime de söylemiştim, sokaktan caddeye çıktık diye.

Kolonya mı parfüm mü? 
Anlıyorum senin ne demek istediğini! Rebul’un lavanta kolonyasını kullanıyorum.

Şimdi bakımlı erkeklere ‘metroseksüel’ deniyor. Eskiden traşsız sokağa çıkılmazmış! 
Traşı bırak, takım elbisesiz, bastonsuz, şapkasız, kravatsız çıkılmazdı. Hatta o zamanlar ayakkabının üzerine başka bir şey daha giyilirdi, sen bilmezsin. Köstekli saatler vardı. Tek göze takılan gözlükler vardı. Mendilsiz çıkmazdık, hatta iki mendil olurdu.

Gazeteler de farklıydı değil mi? 
Nerede yediğimizi içtiğimizi yazmazdık, hatta kızardık yazan olursa. Reklam mı yapacağız derdik. Ben eğlence yerlerinin yazı malzemesi olarak yazılmasına karşıyım, ancak haber olarak verilebilir.

Kral çıplak demek suçtur” 
Gazeteciliğin saygınlığını çok önemsiyorsunuz değil mi?
En çok ağırıma giden şey, bu mesleğin başka şeylere alet edilmesi. O yüzden kadın gazetecilere, “Gözyaşı kullanmayın, mürekkep kullanın” diyorum.

Hımm, kadın gazetecilere fırça geliyor! 
Ben çok kadın gazeteciyle çalıştım. Onlara hep aynı şeyi tavsiye ettim, kadınların bazıları o silahı gayet iyi kullanırlar.

Yani kadın gazetecilere karşı değilsiniz, aklıma bir süre önce yazdığınız Ayşe Özyılmazel yazısı geldi de! 
Bu konuda yazmıştım, kadınlığınızı nerede kullanırsanız kullananın bana ne. Ama gazeteciliğe alet etmeyin diye. Hıncal Uluç kıyameti kopartmıştı.

Bir hayli sert bir yazıydı! 
Evet. Fatma, Türkan falan kusura bakmasınlar. Sinema oyuncuları için oyunculuğa giden yol yönetmenin yatak odasından geçer derledi eskiden. Şimdi aynı şeyi genel yayın yönetmenleriyle yapıyorlar, demiştim, kıyamet kopmuştu.

Sizin yazıdan sonra 32. Gün’e konuk olup kulaklarınızı çınlatmıştık! 
Ben işini doğru yapanları bu cümlenin dışında bırakarak, diğerlerini kastederek doğru söylemiştim, kral çıplak demek suçtur. Kimse demez, bir tane deli adam çıkar, der.

Life-style yazanları mı eleştiriyorsunuz siz? 
Ben bir kere işini doğru yapanlara da kadın gazetecilere de karşı değilim. Kadın her işi yapar, işin evrensel kuralları çerçevesinde. O yolla köşe kapıyorsan ona karşıyım.

Erkekler böyle yolları seçmiyor mu peki? Onlar da ne dolaplar çeviriyorlar!
Ben, erkekler yapsın kadınlar yapmasın, demiyorum ki. Kimse yapmasın.

Baba ‘nasihati’ 
Hasan Pulur, Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı okuduğu günleri anlatırken, şöyle diyor: Eve çıktığım bir gün banyoda traş olurken, babam yanıma geldi. ‘Oğlum öyle bir insan ol ki, tükürülecek yüzün olmasın’ dedi. O zaman anlamamıştım. Şimdi sokaktakileri görünce bu sözü hatırlıyorum.”

Hiç spor yapamadım” 
Sekerek yürüdüğümü gören Hasan Pulur, ne oldu bacağına, diye soruyor. Dizimin yan bağlarının koptuğunu söylediğimde, benim de başıma gelmişti. Hiç spor yapamadım o yüzden. Ama sen yüz mutlaka, diyor.

Milliyet Cadde 
Röportaj: Elif Aktuğ